narsist

İnsanın kendisiyle, dünyayla ve diğer insanlarla kurduğu ilişki tarzında sizce de belirgin bir değişme yok mu? Christopher Lasch’ın ifadesiyle ‘‘narsisizm kültürü’’ her yanımızı kuşatmış durumda. Değişen bu dünya düzeni içinde belki de en önemli amaçlardan biri ‘‘görünür olmak’’… Sanki dünya kocaman aynalarla çevrili bir konser sahnesi ve herkes kendi aynasına esir düşmüş durumda. Artık etrafta dolanırken kendi yansımasıyla büyülenen Narkisos’ları görmek az rastlanır bir durum değil. Günün uyanık geçirilen saatleri çoğu zaman ‘‘selfie’’ yaparak insanın kendinle flörtleşmesi ve bunu teşhir edip diğerlerini ‘‘büyülemek’’le geçiyor. Nancy McWilliams ‘‘Psikanalitik Tanı’’ isimli kitabında terapistler sıkça karşılaştığı ‘‘yeni hastalar’’dan şöyle bahsetmektedir: ‘‘(…) Bu kişiler, içsel bir yön duygusundan ve destek alabilecekleri, onlara bir yönelim sağlayacak değerlerden yoksundular ve terapiye hayatlarında bir anlam bulmak için geliyorlardı. Yüzeyde oldukça kendinden emin görünseler de, içlerinde kabul edilebilir, beğenilebilir veya değerli olduklarını onlara gösterecek sürekli bir onaylanma arayışı içindeydiler…’’

Narsizm kültürünün en çarpıcı örneklerinden biri de reklamlar. Televizyonda dönen reklamların birçoğunda verilen mesajlara baktığımızda şunu görebiliriz: ‘‘Sen diğerleri gibi değilsin, sen özelsin, ayrıcalıkları hak ediyorsun, kendini şımart, daha çok sahip ol, daha çok iste, ayrıcalıklara sahip olmak seni önemli ve değerli yapar…’’ Bu bakış açısına göre dünyada açlık, susuzluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik, onca savaş onca göç hiç önemli değil; ayaklarını uzat, kahveni eline al, manzara karşında, her şey harika. Şu güzel manzarayı gecekondular, çöp toplayıcıları biraz bozsa da sorun değil!!

İnsanın Kendini Sevmesi Kötü mü?

Sağlıklı gelişim sürecinde insan, kendisi ve çevresiyle derin ve sağlam bağlar geliştirir. Kendini sevilen, yeterli, değerli biri olarak algılar. Benzer şekilde empati kapasitesi de gelişir ve diğerlerinin duygu, ihtiyaç ve sınırlarına özenli olmayı içselleştirir. İnsan kendini özel hissetmeyi, onaylanmayı, takdir görmeyi ister ve bundan hoşnut olur. Buraya kadar kulağa kötü gelen Bir şey yok. Psikoloji ve psikiyatri alanında sağlıklı narsizm olarak adlandırılan bu durum, psikolojik sağlamlığın önemli ölçütlerinden biri olarak görülebilir. Bununla birlikte kişinin aynalanmaya, onaylanmaya dair gereksinimlerinin fazlalılığı kendisine yaptığı yatırımın artmasıyla sonuçlanacaktır. İnsanın kendisiyle kurduğu bu tarz bir ilişki sevgi temelli değil daha çok eksiklik kaynaklıdır. Başka bir deyişle kişi kendinde noksan olarak algıladığı şeyi doyurmakla o kadar meşgüldür ki kendisinden başkalarına sıra gelmez. Bu şekilde bir yaşamı su sızdıran bir havuza benzetebiliriz. Havuz ne kadar doldurulmaya çalışılsa da elde kalan boşluk olacaktır. Aslında narsistik toplum ve bireyin kaçınılmaz sonu da bu şekildedir: boşluk, duygusal yoksunluk, varoluşsal sancılar ve saire… ABD’li fizolof William James, karısına yazdığı bir mektupta şunları söylemektedir: ‘‘Sık sık, bir insanın karakterini tanımlamanın en iyi yolunun, kişi karşılaştığı zaman kendini en derin ve yoğun bir biçimde aktif ve canlı hissettiği belirli zihinsel ve ahlaki tutumu arayıp bulmak olacağını düşünmüşümdür. Bu tip anlarda içeride konuşan ve :‘Bu gerçek benim!’ diyen bir ses vardır.’’

William James’in yıllar önce yaptığı bu tespitin önemli olduğunu düşünüyorum. Bir terapist ve bu çağın bir tanığı olarak insanın kendisi ve çevresiyle sahici bir ilişki geliştirme çabasını kıymetli buluyorum. Belki de modern çağın insanı ancak bu şekilde varoluşsal bunaltılarının üstesinden gelir ve Freud’un dediği gibi ancak o zaman gerçek bir ‘‘sevebilen ve üretebilen’’ biri olarak yaşamını daha anlamlı bir şekilde yaşar.